20. Diyetisyenlik yılım kutlu olsun :)

Merhaba dostlar,

Böyle bir görünüp bir kayboluyorum ama inanın bu hayat telaşından işe güce anca yetişiyorum. Bunun açıklamasını ayrıca bir postta yapacağım çünkü bu postun konusu başka. Kendime konuyu dağıtmama sözü verdim. Herhangi bir konudan giriş yaparak günlerce konuşabilecek, yazabilecek potansiyeli olan bir insanım nihayetinde, kişi kendini bilmeli :)

Ben Hacettepe Üniversitesi'ne 1997 yılında girdim. 1 yıl İngilizce hazırlık sınıfı dahil olmak üzere 5 yıl sonunda 10 Haziran 2002 yılında mezun oldum. Yaniiii mezuniyetimin üzerinden koskoca bir 20 yıl geçti. İnanın söylerken ben bile inanamıyorum. Hangi ara ben 20 yıllık diyetisyen oldum ya? Bir işi 20 yıl boyunca yapmak sanki yapmamışım gibi enteresan geliyor. Nerden nereye geldim? Ömrümün yarısı geçmiş resmen. Benim buna bir ikna olmam lazım galiba :) Bu arada ben mezun olduğumda Beslenme ve Diyetetik Bölümü sadece Hacettepe, Başkent ve Erciyes Üniversitesi'nde vardı. Hatta o yıllarda Hacettepe hariç diğerleri ilk mezunlarını vermiş olabilirler. 

Mezun olur olmaz staj yaptığım yer (Ankara Bilintur Catering Centre) beni işe aldığı için çalışma hayatım hemen başladı ve 20 yıl boyunca hep özel sektörde ve kendi işimde çalıştığım için Cumartesi günleri dahil olmak üzere çalıştım. Çok nadiren 2 gün üst üste haftasonu tatili yapmışımdır. Hatta Cumartesi günleri her zaman en yoğun günüm olmuştur. 

Madem kişisel tarihimde 20 yılın muhasebesini yapacağım şöyle bir cv de yazayım bari :) 

İlk işim olan Bilintur Catering Centre 20 yıl önce Ankara'nın en büyük yemek fabrikasıydı ve Bilkent Üniversitesi'nin kampüsünde yer alıyordu. Bilkent Üniversitesi dahil olmak üzere Ankara'nın en önemli kurumlarının yemeklerini biz yapıyorduk. Kurum beslenmesi alanını her zaman sevmişimdir o nedenle çok severek çalışmıştım. Tüm kurumların aylık yemek menülerini ben hazırlıyordum ve servisinden sorumlu olduğum bir kaç proje vardı, onların başında bulunuyordum. Yeni mezun olduğum için mesleki deneyimim yoktu ama küçük yaştan beri mutfağa çok meraklı olduğumdan hiç zorlanmıyordum. Yemek kitapları ve dergileri biriktirmek ve onları okumak benim için bir hobiydi ve mesleğimle çok iç içe bir konu olduğu için şanslıydım. Dünya mutfağı, yemek kültürleri ve çeşitleri vs. kendimi geliştirmeyi sevdiğim bir alandı. Bu nedenle menü planlamak benim için zevkli bir konuydu. Menü planlarken tüm o yemekleri o sırada yemiş, koklamış, dokularını ve tatlarını hissetmiş gibi olurum. Hatta tabaktaki sunumunu ve birbirleriyle olan görsel uyumunu bile planlarım. Bu konular çoğu diyetisyenin sevmediği konulardır ama ben severim. Bu nedenle yemek programlarını, kanallarını izlemeyi de çok severim. Bütün bunların bana menü planlama işinde çok faydası oldu. Yeni mezun meslektaşlarıma tavsiyem eğer kurum beslenmesi alanında ilerlemeyi düşünürseniz mutlaka bu alanda hobiler edinin veya yayınları takip edin. Kütüphanemde güzel bir Dünya mutfağı koleksiyonum var, en pahalı mücevhere değişmem. Belki gidip parasını verip pahalı bir eşya alabilirsiniz ama yıllar içinde hevesle biriktirdiğiniz koleksiyonunuz kadar keyif vermez. Evet, dibine kadar tam bir romantiğim :)

Yemek fabrikası işimde çalışırken komşum olan bir diyetisyen sayesinde Ankara'da özel bir hastanede diyetisyen ihtiyacı olduğunu öğrendim ve maaşı daha iyi olduğu için işe başvurdum :) işi aldım ve tam 2 yıl çalıştım. Hem poliklinik diyetisyeni olarak hem de zayıflama bölümünde hizmet verdim. Aslında işimden, maaşımdan ve hastanemden çok memnundum ama kardeşim evlenip İstanbul'a taşınma planları yapınca bana İstanbul yolları göründü. Bir abla olarak ondan önce taşınmam ve onu başka bir şehirde yalnız bırakmamam gerekiyordu. Çünkü ablalık bazen yarı annelik içgüdüsü ile sizi yönlendirir. Beni Ankara'ya bağlayan başka bir şey olmadığı için asla aklımda olmayan yeni bir yaşam planı yani İstanbul'a taşınma planı devreye girdi ve gazete ilanlarını takip etmeye başladım. O yıllarda işi sadece gazete ilanlarından veya yakın çevrenizdeki bağlantılarınız sayesinde bulabiliyordunuz.

İstanbul'daki ilk iş görüşmemi günübirlik bir seyahat ile yaptım ancak maaşı az olduğu için işi kabul edemedim. 2. görüşmemi yine gazete ilanı yoluyla buldum ve mülakatımı Ankara'daki klinikte yaptım ama aslında İstanbul'daki klinik için işe başvurdum. Bu şekilde Prof. Dr. Osman Müftüoğlu ile yaptığım mülakat sonucu İstanbul'daki işi kaptım ve 1 ay sonra bavulumu toplayıp İstanbul'a taşındım. Sene 2004, aylardan Ekim'di. Osman Hoca ile 1,5 yıl kadar çalışıp kariyerimde çok farklı ve büyük bir deneyime sahip oldum. Oldukça yoğun ve stresli bir iş ortamı vardı çünkü İstanbul'un en prestijli ve yoğun muayenehanelerinden biriydi. Yeni açılmıştı ve İstanbul'un bütün A plus tabakası kliniğe geliyordu. Görmediğim ünlü ve iş insanı kalmadı diyebilirim. Ama çok çalışmaktan yoruldum ve tükendim. Oradan tanıştığım yeni işe giren bir diyetisyen arkadaşımla sonradan çok pişman olduğum bir ortaklık kurup Etiler'de, tam Akmerkez'in karşısında 2006 yılının Şubat sonunda bir ofis açtım. 2007 sonlarına doğru ben evlenirken ortaklığımız bitti ve benim Ataşehir kariyerim başladı. 

Şu an çalıştığım kendi ofisimi 2009 yılının Şubat ayında açtım. 13 yıldır aynı binada hizmet vermeye devam ediyorum. Kendi işimi yapmaktan hala memnunum, hiç asistanım olmadı, her işimi kendim yaptım. Tüm üyelerimle/danışanlarımla birebir iletişim kurmaktan çok keyif aldım. Bunun diyet programlarımda çok faydalı olduğunu düşünüyorum. İletişimi güçlendiren ancak uzman açısından yorucu bir durum. Her türlü ilişkide benim en önem verdiğim konu açık ve net iletişimdir. İletişim kurabildiğiniz biriyle her sorunu aşmak adına ortam yaratabilirsiniz. Güçlü bir iletişim ve motivasyonla değişimden umudunu kesmiş bir insanı doğru yönde etkileyebilirsiniz. 

İşimden hiç sıkılmadım ama zaman zaman yaşadığım hayatın kaygı ve stresiyle depresif dönemler geçirdiğim olmuştur. İşte o dönemlerde işle ilgili yeterli motivasyonu sağlayamamış olabilirim. Onun dışında işimi çok severek yapıyorum. İnsanların hayatında olumlu bir ize sahip olmak, hayatlarının dönüm noktalarında ellerinden tutmak bana mesleki bir haz veriyor. Pandemi süreci ile birlikte hayatımıza giren online çalışma şartlarıyla beraber 20 yıl sonra bambaşka yollarla işimi yapma fırsatı bulduğum için bundan sonraki 20 yılın getireceği sürprizleri merakla bekliyorum. 

Birebir insanla çalışılan tüm işlerde olduğu gibi yıpranma payı fazla ama yenilenme süreci keyifli olan bu mesleki yolculuğumda benimle olan herkese bana kattıkları deneyimler için çok teşekkür ediyorum. Bana fiziksel veya maddi imkanları sebebiyle ulaşamayanlar için faydalı olmak adına giriştiğim sosyal medya paylaşımları ile toplumsal olarak vatandaşlık görevimi yerine getirdiğimi düşünüyorum. Sadece blog sayesinde bile ne kadar çok insana faydam olduğunu aldığım mesajlar ve mailler sayesinde öğrendim. Bunu suistimal etmeden beni saygı ve sevgiyle kucaklayan insanlara da çok teşekkür ediyorum. Keşke şartlarım daha çok içerik üretmeye uygun olsa, çünkü bilgi paylaştıkça anlam kazanıyor.


Sevgili blog dostum, bu satıra kadar hala okuyorsan işte ben de hala bunun için yazmaya devam ediyorum. Okumaktan sıkılan veya ilgilenmeyenler çoktan kapattı gitti. Kaldık baş başa. Bundan sonra da böyle olacak gibi. Birbirini anlayan, dinlemeye zaman ayıran ve hayatında gerçekten yer vermek isteyenler için beraber geçireceğimiz yıllar var. Meslekte yaşadığım 20 yılı sadece 1 postta anlatmam mümkün değil ama işimi ne kadar severek yaptığımı sizinle paylaşmak bana iyi geliyor. Hiç bir zaman işinde hırslı bir insan olmadım, biraz olsam elimde çok imkanlar vardı. Ben işinde faydalı olmayı ve sevgiyle hatırlanmayı tercih eden biriyim. Tek para kazanma kaynağım işim ama daha fazla kazanayım diye ne bir danışanımın ne de bir meslektaşımın hakkına göz dikmeden etik olarak yoluma devam etmeyi tercih ediyorum. Dediğim gibi burada şov değil iş yapıyoruz :)

Belki çoğunlukla eski usul çalışma yöntemlerini tercih ediyor olabilirim (tik tok kullanmıyorum mesela) ama İngilizce seans yapabilecek düzeyde yabancı dilim olduğu için küresel mesleki yenilikleri yeterince takip edebiliyorum. Bunların hepsini bulunduğunuz ülkede beslenme alışkanlıklarına uyumlu hale getiremeyebilirsiniz ama mesleki süzgecinizden geçirip gerekliliği yönünde bir karar alabilirsiniz. Ben de öyle yapıyorum. Şu an ülkenin yarısı geçim sıkıntısı içindeyken kereviz sapıyla, chia tohumuyla bulamaç tarifi peşine düşemeyecek kadar sosyal sorumluluk taşıyorum. Bu blog tek derdi içmeyi unuttuğu kolojen olan insanlar için değil zaten. Hepimiz varoluş gerçeğimizin içinde kendimize bakabildiğimiz kadar iyi bakma derdindeyiz. 

Kimse kusura bakmasın ben bu 20. yılımı bir kaç kez kutlarım. Kutlayacak bir konu varsa peşini asla bırakmam. Bu günlere her zaman güle oynaya gelmedik, her günü kutlamaya değerdi.

Bu arada Şubat ayında blog da 11. yılını doldurdu, zaman ne güzel akıp geçiyor. Kenan Doğulu'nun "Tutamıyorum Zamanı" şarkısı aklıma geldi şu anda. 

Evet, yazmayı da durduramıyorum :)))

Sevgilerimle

Diyetisyen Serap Orak (2002'den beri)

16.06.2022



5. Yürüyüş günü de tamam, stop.

Merhaba blog dostlarım,

Ha bugün yazdım, ha yarın yazarım derken son posttan bugüne yine 2 hafta olmuş. O zaman bu son 2 haftada neler yaşadım kısa bir özet geçeyim.

Yürüyüşe başladığımı biliyorsunuz. Bugün 5. kez yürüyüş yaptım. Yani haftada 2 şeklinde rutinime ekleyebildim sanırım ve bu nedenle kendimle gurur duyuyorum. Ortalama 45 dakika sürüyor. Hem kendime kişisel, özel bir alan açabildiğim için psikolojik olarak bana çok iyi geliyor hem de fiziksel olarak kondisyon kazandığımı şimdiden hissediyorum çünkü hem hızlı yürüyorum hem de çok yokuş inip çıkıyorum. Yani düz zeminde yürümek gibi olmuyor. Ayrıca yüksek sesle müzik dinlemeyi çok sevdiğim için bu da bana iyi geliyor. Temposu yürüyüşe uygun, genellikle rock tarzında şarkılarla tam bir konser havasında yürüyorum. Ataşehir'de ağaçlar çiçeklendiği ve bahçeler yeşillendiği için görsel olarak da gözüm şenleniyor. Sonuç olarak kendim için çok iyi bir şey yaptım. Seanslarımın yoğun olmadığı günlerde spor giyinip makyaj yapmıyorum. Seanslar biter bitmez hemen çıkıyorum. Bundan sonra randevularımı planlarken yürüyüş rutinimi ön planda tutacağım. 

Bir diğer haber, yine kendim için Pazar günü flamenco kursuna başlayacağım. Bu hayatta yapmayı en çok sevdiğim şeyler arasında ilk 2'ye girer. Hatta belki 1. sırada bile olabilir. Dün yazlık kışlık değişimi yaparken yıllar önce Barselona'dan aldığım flamenco eteğimi ve kırmızı çivili flamenco ayakkabılarımı da çıkardım. O zaman viva flamenco! İnşallah şu günler geçsin düzelicez be :) belki bir Madrid yaparız euro düşerse veya köşeyi dönersek :)

Gelelim kilo meselesine. Malum blog diyetisyenden ve adı da beslenme günlüğü. Ama siz de çok iyi biliyorsunuz ki benim yeme şeklim gerek mesleki deneyimim gerekse kişisel tercihlerim sayesinde artık belli bir çizgide seyrediyor. Mesela Pazar günü pişirdiğim zeytinyağlı patlıcan yemeğini bugün Perşembe oldu hala yiyorum. Yani ev yemeği şeklinde yemeye devam. İlla ki bazı günler daha kalorili oluyor ama dengeliyorum tabi. Dün tartıldım, 56 kg ve yağ oranım %21 çıktı. Kendi yaş grubuma göre yağ oranım alt sınırın bile altında, her şey yolunda yani. Bu yürüyüş sayesinde yağ oranım düşmüş olabilir tabi. 

Arada Anneler Günü ve bayram da geçti, hepimize kutlu olsun :)

Bir diğer gelişme, bayramın 1. günü İnci babasına gidince sabah yürüyüşe çıkmıştım. Yanıma kimliğimi ve atm kartımı almıştım. Eve geldiğimde kimliğim yoktu, düşmüş :( yeni kimlik çıkarttım, o da bugün geldi. Artık yanıma kimlik almadan çıkıyorum. Başıma bir şey gelirse telefonumdan kimliğimi bulurlar nasılsa. Yaş 43 olunca eski alışkanlıklar sürüyor tabi, eskiler kimliğini almadan pek çıkmazlar nedense öyle bir alışkanlığımız olmuş. Üniversitedeyken ailemden uzak ve yalnız yaşadığım için asla kimliksiz bir yere gitmezdim belki onun da etkisi vardır. Umarım birisi kimliğimi bulup iptal etmediğim günlerde bir cinayet mahaline bırakmamıştır :) 

Bu arada ben pandemi havasından baya çıktım, sizde durumlar nasıl? Yılbaşında İnci covid pozitif olunca bana da geçmişti. Biz 1 tur atlattık yani. 

Postun sonunda kısa bir özet geçmeyi severim bilirsiniz. bugün beslenme bilgisi paylaşmadım ama egzersiz konusundaki kişisel azmimden bahsettim. Belki aranızdan 1 kişiye bile ilham olsa bana yeter. Herkes 1 kişinin elinden tutsa daha çabuk toparlanırız. Ama en önemlisi herkes kendi elini kendi tutsun, başkalarından beklemeden, sadece kendiniz için adım atmaya çalışın. Yanınızdan yürüyecek biriyle yolun bir yerinde elbet karşılaşırsınız.

Sevgilerimle...

Serap Orak

12 Mayıs 2022

Yürüyüşe başladım, stop.

Merhabalar,

Öncelikle yeniden blog yazmama sevinen ve beni yüreklendiren herkese çok teşekkür ederim. Kendim için büyük bir adım attım sayılır. Öyle bir atmışım ki hızımı alamadım bugün sabahki seansım biter bitmez yürüyüş için kendimi sokağa attım :) 

Sırf spor olsun, egzersiz olsun diye tek başıma çıkmayalı çok çok uzun zaman olmuştu. Yani hamileyken bile sokakta yürümemiştim hatırlarsanız. Onun dışında gezme amaçlı çok uzun yürüyüşlerim hep olmuştur. Onları saymayalım neden biliyor musunuz çünkü bugün çıkmam yeni hayatım için (40 yaş sonrası hedefler) düzenli egzersiz yapmak açısında bir milat sayılır. Yaşlılıkta sarkopeni (bu konuyu ayrıca yazacağım veya videosunu çekeceğim) gelişmemesi için 40'lı yaşlardan sonra düzenli fiziksel aktivite yapıp kas ve kemiklerimizi korumamız gerekiyor. Kafama göre bir spor salonu bulana kadar önce açık hava yürüyüşleri ve evde youtube videoları ile konuya kendimi ısındıracağım. Sonra ver elini pilates, ver elini zumba :)

Güne 07.30'da başladım. Sabah sadece minicik bir muz yedim ve kahve içtim. 11.00'de çıkıp kafamdaki rotayı tamamlayıp gelmem tam 1 saat sürdü. Öncesinde telefonuma Strava diye bir app indirdim çünkü yürüyüş rotamın kaç km olduğu, ne kadar süreceği gibi konularda bilgileri görmek ve kaydetmek istedim. Şimdilik ücretsiz üye oldum. Siz de deneyebilirsiniz. Uygulamaya göre 5,15 km yolu 57 dakika gibi bir sürede tamamladım. Tabi bunun içinde yokuş inip çıkılan yerler ve yol geçilmesi gereken sokaklar olduğunu unutmayalım. Sanırım kesintisiz bir parkurda daha hızlı yürüyebilirdim. Ama gerek yok bence. Bu arada Pazar akşamından beri alerji atağım tuttuğu için ilaçsız nefes alamadığım günler geçirdim. 3 gündür alerji ilacı aldığım için kolumu kaldıracak halim yoktu, tüm gün uyukladım. Bugün ilacı bıraktım ve kendimi bol çiçekli, polenli yollara attım. Şu ana kadar kötü olmadım, umarım artmaz. Maskesiz yürüdüğümü de ayrıca belirteyim. Malum hala pandemideyiz. İnci'yi de okula maske ile gönderiyorum. Yasaklar kalktı ama ilk 1 hafta 10 gün tedbirli olmakta fayda var diye düşünüyorum. Kızım da benle aynı fikirde :) takmam diye tuttursa yapacak bir şeyim yoktu.

Yürüyüş boyunca çektiğim bahar karelerini sizinle paylaşmak isterim. Bu mevsimde tüm ağaçlar çiçeklenmişken yürümek ayrı bir güzellik. Kulaklıklarımı takıp, sevdiğim şarkıları dinleyip, keyifle ve azimle yürüdüm. Sonrasında kendime Spotify'da bir yürüyüş listesi bile yaptım :) gördüğünüz gibi prodüksiyon büyük :) yalnız eksiklerim var. Acilen bir kablosuz kulaklık ve telefon, anahtar vs koymak için minik bir çanta almam gerekiyor. Bunun sonu paten, kay kay, bisiklete falan gitmese bari ;)



Eve geldiğimde açlıktan ölüyordum ama çok terlediğim için önce banyo işini hallettim. Sonra kendime 2 parça hindi pirzola pişirdim ve basmati pirinci ile yaptığım pilavdan yedim. Hindiyi tavuktan daha sağlıklı buluyorum ama bana her seferinde ciddi bir mide yanması şeklinde geri dönüyor. Yine de severek yiyorum. İlerleyen saatlerde 1 espresso içtim, birkaç badem, 1 kase yoğurt, 1 dilim çavdarlı ekmek ve yarım salatalık yedim. Evde kıymasız bezelye olmasına rağmen hem acıkmadığım hem de canım istemediği için akşam yemeği yemedim. 

Bugün kendimle gurur duydum. Uzun zamandır ertelediğim bir konuya daha adım attım. Siz neleri erteliyorsunuz? Belki yarın küçük bir adım da siz atarsınız...

Hadi öptüm :)

Serap Orak the dietitian

28 Nisan 2022

Geri döndüm!

Merhaba blog! Yanlış okumadınız, geri döndüm :) ne kadar kalırım bilemiyorum ama en azından bu aralar içimdeki yazma isteğini boşa harcamamalıyım diye düşündüm. Belki biraz da ihtiyaçtan yine bloğuma sığındım. Çünkü, çok yakın dostlarım hariç beni bu hayatta bu kadar iyi dinleyen, anlayan, bırakmayan ve ne zaman geri gelsem tüm sıcaklığıyla kollarını açıp karşılayan tek yer burası ve sizler oldunuz. Çoğunuz beni blog haricindeki sosyal medya alanlarından takip ettiğiniz için son 11 yılıma şahit ve dahil oldunuz. Bazılarınızla yüz yüze tanıştık, yazıştık, dertleştik, güldük, ağladık ama birbirimizi hiç bırakmadık. Daha önce de belirttiğim gibi insan durup dururken blog yazmaya başlamıyor (Benimki yalnızlıktan mesela). Bu benim kişisel fikrim tabi. Sosyal medya uzmanları ne der bilemiyorum. Ama benim için blog yazmak anlayanıyla, dinleyeniyle dertleşmek gibi bir şey. Bu aralar etrafımdaki bir sürü kişi yeniden blog yazsana diye beni cesaretlendirince ben de nihayet üzerimdeki ataletten sıyrılıp ekran başına geçtim. Önce beni biraz iyileştirelim sonra eğlencemize bakarız. 

Hepimizin hayatının son 2 yılının pandemi nedeniyle duygusal anlamda çok karışık geçtiğine eminim. Benim de öyle oldu. Ama benim için özellikle son 4 yılda ne istemediğimin farkında olduğum yıllar oldu. İnsanın ne istemediğini bilmesi çok önemli, hayatına yön veren, ilişkilerine şekil veren en belirgin şey bence. Bu her alanda böyledir, farkındalık çok önemli. Yaşadığımız şeyleri seçimlerimizle büyük oranda kendimiz belirliyoruz aslında. Yapamam dediğimiz şeyleri henüz yeterince istemiyoruz bence. İstesek bir adım atabiliriz. Belki çok zor bir başlangıç olabilir ama yine de olur. 

Kendi adıma başlamaya en zorlandığım şeylerden biri spor mesela. Hatta buna spor demeyelim, egzersiz daha doğru bir kelime olur. 43 yaşımdan sonra spor yapacak değilim. Yapsam yapsam düzenli egzersiz yapabilirim. Tabi bir şeyi düzenli yapmak çok büyük iç motivasyonla gelir. İşte tam o noktada neden istediğiniz çok önemlidir. Mesela ben daha dinç yaşlanmak istiyorum ve bedensel sağlığımı önemsiyorum. Tabi ruhsal sağlığım için de blog yazacağım :) Kendime söz verdim, yarın sabah spor kıyafetlerimi giyip yürüyüşe çıkacağım, yarın randevularım yoğun değil. İstediğim ritmi yakalayabilirsem bir yürüyüş grubu kurup bunu haftada 1 sosyal bir aktiviteye çevireceğim. Gördüğünüz gibi önce kendimi düşünüp sonra da başkalarını dahil etme amacım var. Galiba ben hayatta hiçbir şeyi kendim için yapamıyorum. Psikologlar bir el atsın :)

Bu arada sizden çaldığım tüm zamanlarda kendimi Netflix'e adamıştım. Pek kitap okumadım. Önceliklerim farklıydı. Baya bi dizi ve film izledim. Onları da zaman zaman sizinle paylaşırım. Birazdan bu yazıyı tamamlayınca Good Girls izleyeceğim. 3 kadının suça bulaşmasını eğlenceli bir dille anlatan bir dizi. 

Uzun zaman sonra dönünce anlatacaklarım bitmiyor, şimdi kesmezsem çok uzayacak o nedenle ben şimdi buraya bir nokta koyup yarın yeni bir post ile merhaba demeyi düşünüyorum. Yorum bırakırsanız sevinirim. Yazmam için motive edici oluyor. 

31 yaşımın son düzlüğünde yazmaya başlayıp 43 yaşımın doruklarına taşıdığım bloğumun benim için eşsiz değerli ve özel okurları, blog dostlarım, iyi ki varsınız. Okuduğunuz ve beni unutmadığınız için çok teşekkür ediyorum. Başımı ne zaman buraya dayasam kalp atışlarınızı derinden hissedebiliyorum.

Romantizm ölmedi Romalılar, ben varım! Hepimize yeterim ;) Kapanış şarkımı dinlemek isterseniz bir tık lütfen.

Serap Orak

27 Nisan 2022

3 GÜNLÜK ÇADIR KAMPI MACERAM (GÖKÇETEPE TABİAT PARKI)

Sevgili blog dostlarım merhaba,

Aylar yıllar sonra beni buralara atan rüzgar nedir diye soracak olursanız, ki sorarsınız bence :) hemen açıklayayım. Hayatımda bir ilke imza attım ve günlüğümde mutlaka yer alması gerekiyor bence. Şu dünyevi boyutta 42. yılımı yaşıyor iken ömrümde ilk defa çadır kampına gittim ve tam 3 gece çadırda kaldım. Şimdi bana koca bir alkış lütfen, hatta sitcom dizilerindeki alkış efektini kulaklarımda duyar gibiyim, işte öyle bir gurur benimkisi :)

Şimdi bu nereden çıktı diye sorabilirsiniz. Çünkü pek o kadar outdoor bir insan değilim, hatta fazlasıyla şehirli ve pastoral hayatın börtü böcek gerçeklerinden hazzetmeyen bir kadınım. Ama işte bu maceracı ve keşifsever bünye yıllardır böyle bir deneyimi merak edip duruyordu. Tek başıma böyle bir tatil yapamayacağım için uygun zamanın gelmesini bekliyordum ve o beklenen zaman kampsever erkek arkadaşım sayesinde geldi. Beni korkutan tek şey çadırın içine insan olmayan bir canlının girmesiydi, onun dışında piknik ve orman ortamına uyum sağlama konusunda bir endişem yoktu. Çünkü lise çağım Antalya'da geçtiği için yeterince günübirlik orman ve piknik deneyimim vardı. Hatta çoğu insana göre piknik gereçleri hazırlama konusunda üst seviyede sayılırım. Lise dönemimde bolca karavan tatili yapma şansım olduğu için ihtisasım tamam yani :)

Önce güzel bir hazırlık listesi yaptım. Çadır ekipmanları işi onda, mutfak ve yemek ekipmanları işi bendeydi. 2 gece konaklama fikriyle yola çıkıp 3 gece konaklayınca bazı yiyecekleri ucu ucuna yetiştirdik. Gitmeden önce öğünlerde ne yiyip ne içeceğimizi önceden planlayıp ona göre malzemeleri aldım. Peynirli börek ve kakaolu, rom aromalı, çikolata damlalı bir kek yaptım. Salata malzemelerini önceden yıkadım. Kahvaltı ve ana öğün için ayrı paketlere ayırdım. Sınıflandırma işini çok severim, benden iyi kütüphaneci olurmuş. Bu bir beslenme blogu olduğu için yiyecek/içecek ayrıntıları daha ön planda olacak ama kamp alanından da bahsetmek istiyorum.

Kamp alanını neye göre belirledik? Tabi ki daha önce deneyimlenmiş bir yer olması önemliydi. Erkekler için doğal hayatta yaşamak kadınlara göre çok daha kolay. Kadınlar için güvenlik, tuvalet vb. konular önem kazanıyor. Onun daha önce gittiği bir yer olması ve benim kalabileceğimi düşünmesi sonucu Edirne'deki Gökçetepe Tabiat Parkı'na gitmeye karar verdik. Cumartesi öğlen ofiste seanslarımı bitirdikten sonra yola çıktık ve saat 17.00 civarında kamp alanına ulaştık. Ve uzun süren bir zemin araştırması yaptıktan sonra ben çadırı tam şuraya kuralım dedim :)

Gökçetepe Tabiat Parkı

İlk gün kamp alanına gelirken yol üzerindeki köyden mangalda pişirmek için et almıştık. Buzdolabımız olmadığı için sonraki günler için stok yapamadık. Gider marketten alırız diye düşünüyorduk ama Pazar günü hala sokağa çıkma yasağı bitmediği için bu planımız suya düştü, markete et gelmedi. O nedenle sadece ilk akşam mangalda et pişirebildik, yanında salata yaptım. Patlıcanları evde unuttuğum için sadece biber közledik :) Yanında da kırmızı şarap içtik. Ekmek de yedim.




Şuraya bolca karınca, kelebek ve sinek eşliğinde kampta ilk akşam yemeğini yiyen bir Serap bırakalım :) 


Kampla ilgili ilk izlenimim ne kadar kalabalık olduğuydu. O kadar çok boy boy çadır vardı ki meğersem insanımız içinde ne kadar çok kamp biriktirmiş :) Hafta sonu olması nedeniyle deniz kıyısındaki arazi çok kalabalıktı ve bize yer yoktu. Biz de ormanın derinliklerine doğru ilerleyip denize paralel tepelerde yerimizi aldık. Orası bile kalabalık sayılırdı ama en azından çadırlar iç içe değildi. O sırada sürprizlerle dolu bir gecenin ardından bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Sabah ezanı ile beraber bitmek bilmeyen ezanlar, dualar, ilahi konserleri, tekbir sesleri eşliğinde tam 2 gün geçirdik. Evet rahatsız ediciydi. Arka arkaya 5-6-7-8 kez ezan dinlemek hiç hoş değil. Çünkü uyuyamıyorsunuz, tam bitti derken diğeri başlıyor. Meğerse ormanlık alanın bir kısmını dini eğitim alan bir öğrenci grubuna tahsis etmişler ve çocuklar sırayla ezan ve dualar okuyarak pratik yapıyorlardı. Keşke insanların dinlenmek ve tatil yapmak için gittikleri bir yerde bu konuda hassas davranılsaydı ama nerde? Bari mikrofon kullanılmasaydı. Bu sebeple 3. gün çadırı deniz kenarına taşıdık ve bu kalabalık grubun gürültüsünden kurtulduk. Şimdi bu yorumumdan dolayı beni linçlemek isteyecek bir takım arkadaşlar için şöyle bir açıklama yapmak isterim. Eğer gece sabaha kadar yüksek sesle müzik dinleyen, sabahtan akşama bağıra çağıra eğlenen ve yüksek sesle müzik dinleyen başka bir öğrenci grubu da olsa rahatsız olurdum ve burada yazardım. Bu gibi öğrenci grupları için sadece benzer grupların olduğu alanlar yapılmalı. Neyse akşam ilahilerini dinlerken çekirdek de yedim.

Uykusuz bir gecenin ardından ertesi güne başladık. Çadırda kalabildiğim için ilk geceyi geçirmenin gururu ile çok güzel bir kahvaltı yaptım. 

Börek haricinde kızarmış ekmek de yedim. Kamp boyunca 2 öğün yiyebildim.

Kahve için mokapot getirmeyi de ihmal etmedim tabi ki


Kahvaltı sonrası kahve keyfimiz bitince deniz kenarına indik ve ben bu senenin deniz sezonunu açtım :)

Saroz 



Plajın hemen bitiminde çadırlar başlıyor


Deniz kıyısında güzel bir bira ve cips keyfinden sonra akşam yemeği hazırlıklarını düşünmeye başladık. Marketlerde tavuk ve hazır köfte hariç mangalda pişirecek bir et türü yoktu. İçinde ne olduğunu bilmediğim hazır bir köfte almam, tavuğu da sevgilim sevmediği için almadık. Bana kalsa mangalda kanat harika olurdu. Hal böyle olunca kampımız gerçek bir kamp deneyimine dönüştü ve mangal üzerinde makarna pişirdik, kahvaltı için aldığımız sucuğun yarısını pişirip ekmek arası sandviç yaptık, patlıcan alıp közledik ve evden getirdiğim yoğurtla meze yaptık. İyi ki küçük bir tencere getirmişim, oldukça işimize yaradı. Makarna pişirmek kamp için harika bir seçenek, ben ketçapla yedim :)


Ertesi gün sabah mangalda sucuk, hellim peyniri, peynirli börek eşliğinde güze bir kahvaltı yaptık.

Ve kahve kokusu yükseliyordu...

Arka çadır komşumuz olan çift bize dün gece kavun ikram etmişti

Kahvaltı sonrası çadırımızı da toplayıp deniz kenarına göç ettik. Çadırı yeni baştan kurup yerleştik. Artık hafta sonu bittiği için deniz kenarındaki çadırlar azalmıştı. Harika bir alan bulduk. Belli ki buraya hafta içi gelmek lazım. Hafta sonu plaj da çok kalabalık oluyor. 

Burası yeni çadır manzaramız

Burası da yeni kamp alanımız, daha dün burada 1 tane daha çadır kuracak yer yoktu

Deniz kenarında bira ve kuruyemiş keyfi de yaptım

Aslında kamp alanında market, cafe ve restoran işletmeleri var. Yani aslında isterseniz tüm öğünlerinizi dışarıdan satın alarak yiyebilirsiniz. Hamburger, döner, tost, köfte vs bulabilirsiniz. Ama biz öyle yapmak istemedik. Her öğünü sadece kendi getirdiğimiz yiyeceklerle geçirmek ve orada yapabileceğimiz en kolay ve pratik yemeklerle yapmak istedik. Diğer türlüsü bence bir kamp deneyimi sayılmazdı. 

Bu akşam da yemeğimiz domates, biber soslu makarna oldu. İçine aç bitir dana jambonlardan alıp koyduk. Keşke koymasaydık bence sade hali daha güzel olurdu. Açlıktan düşünemedik galiba :) Çok acıkınca yemeğin bitmiş halini çekmeyi unuttum. Ama makarnanın sosunu pişerken çekmiştim.


Yemekten sonra şarabımızı da alıp plaja indik, mum tamamen benim organizasyonum :) Dalga sesleri eşliğinde titreye titreye şarabımızı yudumlarken kadehlerimizi 40'ından sonra gelen aşklara ve ilişkimizin 6. ayına kaldırdık. 


Ertesi gün dinlenmiş bir şekilde güne başladık. Artık bütün yiyeceklerimiz tükendiği için 1'er dilim hellim peyniri, kek ve kahve ile kahvaltımızı yaptık. 


Kahvaltı sonrası her şeyi toplayıp son bir deniz keyfi yaptık. Son kuruyemişimiz de bitirdik :)

Şuraya 3 gece çadırda kalmayı başarabilmiş mutlu bir kampçı koyalım 

Hoşçakal Gökçetepe, ilk kamp deneyimim olarak seni hiç unutmayacağım :)

Saat 17.00'de İstanbul'a doğru yola çıktık. Eve varışımız saat 21.00 oldu. Yolda illa ki Tekirdağ köftesi yiyelim ısrarlarım sonucu güzel bir öğün yedik. 2 akşamdır derleme toplama makarna öğünleri yapmıştık. Ama bence çok zevkli bir deneyim oldu. Bir sonraki kamp için şimdiden kafamda bir sürü fikirler oluştu. 

Biber çok acıydı yemedim, patatesi de yemedim ama 1 dilim ekmek yedim

Hayrabolu Tatlısı/Tekirdağ yöresine özelmiş

Bu tatlıdan sadece 1 tane yedim ve ömrüm boyunca bir daha yemeyi düşünmüyorum. O kadar tatlı, şerbetli bir şey ki 1 tanesini bile bitirmek benim için zulüm oldu. Üzerinde tahin olmasa zaten yiyemezdim. Yemenizi asla tavsiye etmem, hele de benim gibi tatlı sevmeyen biriyseniz. 

Farkındayım çok uzun bir post oldu ama elimdeki görsel verilerle 3 ayrı güne bölmek yerine bir post ile tamamını yazmak istedim. Eğer hala okuyorsan buraya kadar okuduğun için çok teşekkür ederim blog dostum :)

Kamp ile ilgili benim açımdan en olumsuz şey tuvaletin uzak olmasıydı ve sık sık gitme şansımın olmamasıydı. Sabah olmasını beklemek biraz zorlayıcı oluyor :) Bunun dışında karınca ve sinek ısırıkları da var tabi ama buna diğer piknik deneyimlerinden alışkınım. İyi ki ortalarda gezinen sincap vb. hayvanlar yoktu. Olsa korkardım. Ayrıntılı planlanmış bir kamp olması sebebiyle pek zorlu bir şeyle karşılaşmadım. Çok şükür her şeyimiz vardı. Kamp partnerimle de gayet uyumluyduk, sanırım öyle olmasa çoktan birbirimizi yemiştik :)

Bizim çadırımız Decathlon markaydı ve 2 kişi için gayet konforluydu. Kamp yerinde bir sürü boy çadır gördüm. İnsanımız Decathlon'a sağlam yatırım yapmış :) sanırım ben de artık eve tabak çanak almak yerine kamp ekipmanlarına yatırım yapacağım. 

Pandemi bittiğinde daha farklı maceralarda görüşmek üzere satırlarıma son verirken şunu söylemek isterim. Ben çadırda kalabildiysem ve gece karanlığında, ormanın içinde tek başıma fenerle tuvalete gidebildiysem herkes yapabilir :) 

Beni kampa götüren sevgilime çok teşekkür ediyorum, bir hayalim daha gerçek oldu.

26, 27, 28, 29 Haziran 2021

Diyetisyen Serap Orak

Bu post 4 Temmuz 2021'de yazılmış ve yayınlanmıştır.

Blog sayfam artık İnstagramda! @hayatimdiyetblog

Merhaba sevgili blog dostlarım.

Çok uzun zamandır yazmadığım için kaç kişi bu postu okuyacak bilemiyorum ama ufak bir duyurum var. Bir süredir gelen talepler üzerine blogu instagram platformuna taşıdım. Çünkü oturup uzun uzun yazmaya fırsat olmuyor ama instagramda anında story olarak yediklerimi ve günümü paylaşabiliyorum. Şimdilik bu şekilde yazmaya devam edeceğim. Hayatımız bir düzene girince buralara dönerim belki. Takip etmek isteyenler için buraya tıklamanız yeterli @hayatimdiyetblog

Görüşmek üzere...

27.05.2021

Diyetisyen Serap Orak



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...